#pinekşi : ender gelişen osasuna atakları

Bir efsane haline gelen “ender gelişen Osasuna atakları” klişesine dair sözlük yazarlarının eğlenceli yorumları…

Ekşi Sözlük
Sadece Bir Spiker Klasiği Değil, Bir Hayat Tarzını Özetleyen Söz: Ender Gelişen Osasuna Atakları


Nedir bu Osasuna atakları?

internet ve özel televizyonların olmadığı eski yıllarda, trt’nin avrupa’daki futbol maçlarından toparlanan özet görüntüler içinde, programı sunan spikerlerin devamlı söylediği, içimi devamlı kemiren, bilinçaltıma işlemiş ve unutamadığım en anlamlı cümledir “ender gelişen osasuna atakları”. ispanya futbol liginde hiçbir zaman liderliğe oynayamamış (son birkaç sezon hariç) vasat ama zorlu bir deplasman olan osasuna, güçsüzü güçlüye, fakiri zengine karşı savunmanın en önemli kalesidir çoğu futbol severlerin gözünde…

real madrid, valencia ve barcelona kulüplerini konuk ettikleri maçlarda biz futbol severlerin her zaman golle sonuçlanmasını beklediğimiz ataklardır bunlar. futbolda tekelleşmeye, çirkefliğe bir başkaldırıdır. isyandır. o stadyuma gelen büyük takımları mağlup bir vaziyette göndermek; “trevor sinclair” adli futbolcunun söylediği “derbi maçta gol atmak, seksten daha zevklidir” sözüne paralel bir şekilde “orgazmdan daha zevklidir.” ercan taner ve ilker yaşın adlı spikerlerin anlattığı ve hagi’nin döktürdüğü maçlarda sıkça söyledikleri klişe bir cümleleri vardır. “nefis hareketler, hagiiii” gibi bir cümledir bu haykırış. o spikerler bu cümleyi söyleye söyleye, hagi de söylete söylete galatasaray uefa kupasını kazanmıştır. liverpool futbol takımının geçtiğimiz şampiyonlar ligini kazanmasının ardından 9 ay geçmiş, liverpool şehri şu sıralar inanılmaz bir doğum patlaması yaşamakta. 9 ay önce steven gerrard adlı futbolcu, şampiyonlar ligi kupasını havaya kaldırdığı o tarihi gecede liverpool şehrinde yaşayan bir sürü çift yaşadıkları mutluluğu birbirleriyle öyle bir şekilde kutlamış olacak ki, meyvelerini 9 ay sonra toplamaya başlamışlar. 🙂

futbol maçlarında dünya devlerini izlemekten bıkmadık ama bu takımlara “dur” diyen mütevazı bütçeli futbol takımlarının da futbol severlerin gönlünde ayrı bir yerleri vardır. evet hayatın ta kendisidir “ender gelişen osasuna atakları”

artık lyon’lar, fenerbahçe’ler, beşiktaş’lar, werder bremen’ler, parma’lar kazansın bu kupaları, “ender gelişen osasuna atakları” bu sefer gol olsun. rahmetli sadri alışık anısına bu sefer gol olsun ulan artık bu ataklar, bu sefer gol olsun.

(bkz: bu da mı gol değil ha söyleyin bunu da mı atamadım)

osuruk kokusunun ter kokusuyla karıştığı o koyu sarı yaz günleri televizyonlardan gelen bezmiş spikerin sesidir bu

önde sehpa, pislik dolu, yağ dolu. koltukta biri, saçları leş içinde. cam açık, akşam ezanı okunurken yine hava kararıyor, bir fırt daha çekiliyor sigaradan. göz altları torba torba, bim poşetine dolduruyor çöpler. mutfağa, banyoya, balkona, odaya. hep bir tekrar, hep bir rutinize hayat çabası. real madrid canavar, süslü yıldızları acımadan gol yağdırıyor. izleyiciler beyaz-mavi. tek bir koyu kırmızı yok. sıkkın sıkkın bir hücum daha geliştirirken real madrid orta sahası, topu kapıveriyor elli bin dolarlık bir yiğit. gidiyor, koşuyor. belki bir gol, bir asist, barcelona’ya transfer olurum çabasıyla. bira bitmiş, küller yerde. gözler parlıyor birden, mekanize real madrid’e ruh dolu bir başkaldırış gibi bu atak. kalp çarpmaya başlıyor, belki hayat kurtaracak bu atak.

roberto carlos “ööf” diyip kalıplaşmış bir tackle’la alıverirken topu, atak ta bitiveriyor. sonra yine karşı hücum, yine ara pas, yine adam kaçırma. topu kalecinin üstünden aşırma… 5-0.

dolaptan bir bira daha çıkarılıyor, akabinde işeniyor. hayat kaldığı yerden devam ediyor. olmadı, olmayacak. hiçbir zaman golle sonuçlanmayacak sanki ender gelişen osasuna atakları.

sir gawain

hayatın tuzudur biberidir

“ne olursa olsun saldırmaya mecbursun” diye inletir insan zihninin içinde… umut etmeyi öğrenmenin en kestirme yoludur. enderleştikçe değeri artan, insanın insan olduğu inancını sağlamlaştıran çabalardır. insan olmaktır. bedava yaşadığımız şu dünyanın en ölümcül günahı, umudun la liga’daki vücut buluşudur. yeni doğmuş bir bebeğin ilk çığlığı kadar masum, kelebeklerin kanatlarından yansıyan en yalnız foton kadar da güzeldir. seke seke çıkılan bir sahadan s.ke s.ke gitmemenin tek çaresidir. (bkz: abartmak)

blindman

bundan seneler evvel, orta okul yıllarında, içimde delikanlılığa henüz adım atmış olmanın saçma heyecanı içinde uyanırdım her sabah

hayatta bir kere bile olsun uykuya doymuş değildim. (hâlâ da öyle ya!) ya çalar saatin zırıltısı, ki o zamanlar yatmadan önce cep telefonunun alarmını değil, gerçek bir çalar saati kurardık, yahut annemin sesi, haydi artık sabah olduğunu, okula geç kaldığımı ilan ederdi. gözler yarı kapalı halde, kahvaltı yapıp giyinir, bir önceki akşamdan bağlanmış lacivert kravatı boynuma takıp, çıkardım evden. sahi şu mavi önlükten takım elbiseye geçmek iyi olmuştu. ne de olsa çocuk değildim artık. sabahın kör vakti, hele kış günleri henüz hava bile aydınlanmamışken yüzüme çarpan soğuk rüzgarla kendime gelirdim. hayır, temiz havayı derin nefeslerle içime çekip mutlu falan olamazdım, çünkü ankara, sabahları mutlaka kireç kokardı. durağa kadar başım omuzlarımın arasına gömülmüş, çoğu zaman küfrederek yürürdüm. nereye gittiğim çok açıktı fakat niye gittiğimi hiç bilmiyordum. aslında bir çok şeyin “niye” olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. bu gibi durumlarda çoğunluğa uymayı tercih ediyor, “herkes okula gittiğine göre vardır bir numarası” diye düşünüyordum.

evimiz ilk durakta olduğundan otobüste yer bulma gibi bir kaygım yoktu. yaşlı biri gelip başımda dikilmesin diye arkalardan bir köşe tercih ederdim. otobüs her durakta biraz daha fazla yolcu alıp dolmaya başlayınca üşümem yavaş yavaş geçer, başımı omuzlarım arasından çıkarıp etrafı seyrederdim. eğer düşünecek daha önemli bir şeyim yoksa (ödevimi neden yapmadığıma dair bir bahane falan) otobüsteki insanları incelerdim. mesela şu cam kenarında oturan orta yaşlı kel adam. aile babasına benziyor. düşünüyorum, şimdi bunun bir karısı, iki de çocuğu olsun. komşuları falan var, karısının gün arkadaşları var. kızının okuldan arkadaşları, oğlunun mahalleden kankaları var. onlar da ağaç kovuğundan çıkmadı ya, her birinin birer ailesi var. anaları, babaları, kardeşleri, dayıları, onların arkadaşları, onların aileleri derken kafamdaki bu insan kalabalığını bir de otobüsteki insan sayısıyla kombine eder, “oha lan dünya ne kadar büyük” derdim. ben bile o yaşta bu kadar derdin(!) altında ezilirken gariban dünya bu kadar insanın derdini nasıl taşırdı. otobüsten indiğimde içimde müthiş bir şey keşfetmenin haklı gururuyla okula doğru yürür, bir köşede toplanmış sınıf arkadaşlarımın yanına gittiğimde ise çoktan unuturdum.

başka şehirlerde nasıldır bilemiyorum, ama ankara’da bir otobüste karşılaşılabilecek insanlar ya memurdur, yahut memur cocuğudur. hatta otobüste türkçe öğretmeniyle karşılaşmak bile mümkündür. tabi böyle bir durumda mutlaka “buyrun hocam” deyip yer vermek gerekir. gerçek hayatta hocalar karikatürize dizi karakterleri olmadığı için “hoca camide” falan deyip şirinlik yapmazlar. aksine o otorite timsali, vurduğu yerden ses getiren adamın yüzünde kısa ama müthiş kuvvetli bir minnet ifadesi belirip kaybolur. hayret, demek ki o benden daha fazla yorulmuş. belki o da sabahları erken kalkmaktan nefret ediyordur. üstelik ben okul çıkışı atari salonunda oyalanırken, o pazardan alışveriş yapmış, ellerindeki poşetleri bacaklarının arasına yerleştirmeye çalışıyor. şimdi bizim ketum türkçeci aile babası olup çıkıverdi mi? kalabalık bir insan topluluğu daha eklendi kafamdaki dünyaya. cebinden kocaman taşlı bir de tespih çıkarmış çeviriyor, tıpkı babam gibi. daha fazla kafam karışmadan bu yolculuk bitsin istiyorum.

futbolu çok seviyordum, bu şüphe götürmez. beden derslerinde kısa bir yoklama safhasından sonra bahçeye koşar, takımları kurardım. lavuğun biri hemen atılır, “olum siz canlı oldunuz (canlı olmak) bari cemil’i bize verin” derdi. “o zaman furkan’ı alırım” diye itiraz ederdim. furkan hemen çaktırmadan gururlanır, yüzüne “biz profesyonel futbolcuyuz. hangi takımda olsa oynarız” havası yerleşirdi. tartışma büyürken, kabiliyeti vasatın altında olanlar “başkanım beni al!” dercesine yüzüme bakardı. maçın sonlarına doğru voleyboldan sıkılan kızlar bizi seyretmeye gelir, işte o zaman oyun kızışırdı. gol attıktan sonra sevinmeler, sevinirken göz ucuyla tribünleri yoklamalar başlardı. hiç aşık olmamıştım ama nasıl bir şey olduğunu çok merak ediyordum. futbol sahasında edindiğim tecrübelere göre ilk adımı ‘beğenilmek’ olmalıydı. kızların bizi beğenmesi için herhalde daha çok gol atmamız lazımdı. çünkü ergenliğin ilk yıllarındaydık ve istisnasız hepimiz çirkindik.

örnek alacak birilerini arıyor fakat bindiğim otobüste bulamıyordum. hepsi hayattan bezmiş, kafaları önlerine eğik, benim gibi her gün erken kalkmaktan nefret eden insanlardı. hiçbiri benim yaşımdayken hayâl ettikleri o hep olmak istedikleri yere gelememiş, ay sonunu çıkarma derdinde başarısız insanlardı. etrafım ‘kaybedenler’le doluydu ve ben futbolcuları örnek alıyordum. onlar çirkin olsalar bile gol attıkları zaman ölümüne seviliyorlardı. halbuki memuriyet üzerine yapışmış gibi duran şu kel adamın hiç şansı yoktu. herkes mutlaka daha iyi bir hayat (türkçesi, daha çok para) için uğraşıyor, yaş biraz ilerledikçe ister istemez o kel adama dönüşüyordu. yaşadığımız yer fırsatlar ülkesi sayılmazdı. sürekli bir sonraki ekonomik krize karşı savunmaya kapanıyor, top bize geçtiğinde hücuma çıkmaya korkuyorduk. çünkü ‘o bölgelerde’ olabilecek muhtemel bir top kaybı kalemizde ciddi bir tehlikeye dönüşebilirdi. sürekli bir kontra atak için fırsat kolluyorduk.

aşık olmaktan çekiniyorduk. aşık olursak ne yapmamız gerektiğini tam olarak kestiremiyorduk. hepimizin ‘hoşlandığı’ biri vardı, fakat birbirimize bile söyleyemiyorduk. aslında kendi sahamızda gayet iyi oynuyorduk. mesela atari salonuna gittiğimizde street fighter’ı tek jetonla bitirebiliyorduk. fakat kızlarla konuşmaya gelince savunmaya çekiliyor, dinlemede kalıyorduk. ben de hoşlandığım kıza açılmak için bir çare düşünüyordum. önce onun da benden hoşlanması için tek bir sebep bulmam lazımdı. hep onun da seyrettiği bir maçta atacağım o muhteşem golü hayâl ederdim. mutlaka bir röveşata olmalıydı. serkan topu alacak, sağ kanattan çalımlarla ilerleyecek, korner çizgisine indiğinde kavisli bir orta kesecekti. kafalardan seken top yükseklik kazanacak, sol çaprazda önüme doğru düşerken yükselecek ve röveşatayı basacaktım. top kalecinin çaresiz bakışları arasında ağlara takılırken ben yerden kalkacak ve tribünlere bakacaktım. işte o an göz göze gelsek bir şeyler olabilirdi fakat kazma serkan bir türlü çalım atamıyor, atsa bile bana pas vermiyordu. o da benim gibi trabzonsporlu olduğundan hami’ye özeniyor, mesafe tanımaksızın pis burun dayıyordu. fakat ne var ki top sürekli üstten auta gidiyor, kale vuruşuyla oyun yeniden başlıyordu.

insanın belli bir yaşa geldikten sonra geriye bakıp da hayatının hayâl kırıklıklarıyla dolu olduğunu görmesi, bir romanın konusu olsa son derece dramatik olabilir. fakat şimdi kendi hayatımı da ortaya koyup düşündüğümde, bu da hayatın bir parçasıdır deyip geçiyorum. sürekli bir şeyler için uğraşıp didinmek, bir bakmışız ki hayatın kendisi olup çıkıvermiş. “mücadele-i hayattan şu sırrı anladım ki ben / ölüm bir didinmenin sükûna inkılabıdır” mısraları her şeyi özetliyor. ya da daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, ender gelişen osasuna atakları ya üstten auta giden bir topla veya yan hakemin kalkan bayrağıyla son buluyor. bir defa daha ağlara giden top gol olarak değer kazanmıyor…

dursunkaptan

bir şiirle bitirelim

ispanya ligi, alkol koması, bayat cips, televizyon ekranı
takatsizim, puşt hüzün orta sahada hazırlık pasları yapıyor
ortalıkta uyku getirmeyen zavallı akineton hapları
dakikalar geçtikçe real madrid kalesinde bir hayli etkili oluyor
sanki bana ders veriyor ender gelişen osasuna atakları

tabularasa 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

four × 4 =

%d blogcu bunu beğendi: